"Sen ağaçların aptalı,
Ben insanların.
Seni kandırır havalar,
Beni sevdalar.
Bir ılıman hava esmeye görsün,
Düşünmeden gelecek karakışı,
Açarsın çiçeklerini..
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü.
Bir güler yüz, bir tatlı söz,
Açarım yüreğimi hemen.. "
Aziz Nesin'in yazdığı bu şiiri koymak istedim ilk olarak.
Umarım sizde beğenmişsinizdir bu güzel yapıtı.
Aziz Nesin'in bir öyküsünüde beğendiğim için paylaşıyorum.
"Mutlu Kedi" adlı bu eser;
MUTLU KEDİ
Dün, çok ünlü bir kadın sanatçımızın seramik sergisindeydik. Serginin açılışydı. Hep tanışlar oraya gelmiş. Sımsıcak bir hava. Sözler sarmaş dolaş. Özden bir kaynaşma içinde konuşurken yine çok ünlü bir kadın sanatçımız,
- Çocuklar, dün gece bir rüya gördüm, dedi.
Bir şair,
- Korkulu rüya mı?
- Bilmem, içinizde rüya yorumlayacak var mı?
Rüyasını anlatmaya başladı:
- Böyle bir kalabalık... İnsanlar kendi yollarında, kendi işlerinde gidip geliyorlar. Bildiğiniz sokaklardan biri işte... Ben de oradayım, biyere gidiyorum. Birden kalabalıktan biri bağırdı: "Been!"
Herkes sesin geldiği yana döndü.
"Ben" diye bağıran adam, bu kez "Şimdi herkes olduğu yerde dursun!.." dedi. Hepimiz durduk.
Kadın sanatçının rüyasını dinleyenlerden biri, heykelci,
- Neden durdunuz? diye sordu.
Kadın sanatçı,
- Ne bileyim ben, dedi, durduk işte!.. Herkes durdu, ben de durdum...Canım rüya değil mi bu, durdum işte. Sonra o adam "Herkes bulunduğu yerde kendi çevresinde tebeşirle bir daire çizecek!.." diye bağırdı. Rüya bu ya, herkesin elinde birden tebeşirler oluverdi. O tebeşirlerle herkes yere birer daire çizdi.Kalabalıktan kimisi "Bizim tebeşirimiz yok" dediler. unun üzerine o adam "Tebeşiri olmayanlar kalemleriyle kendilerine daire çizecekler" diye bağırdı.Kimisi kurşun, kimisi dolmakalemlerini çıkardı. Kaldırım taşlarının üzerine, kendileri merkez olmak üzere birer daire çizdiler. Ben de arandım, ceplerime, çantama baktım; ne tebeşir var, ne kalem... Terslik, yanıma kalem almamışım. Beni bir korkudur aldı. Tir tir titriyorum. Benim gibi kalemsiz olan başkaları da varmış. Onlardan bikaçı, "Bizim kalemimiz de yok!" diye seslendiler. O adam, "Kalemi olmayanlar, parmaklarıyla havada bir daire çizecekler" diye bağırdı. Ben de topuklarımın üstünde dönerek, elimle havaya bir daire çizdim.
Kadın sanatçının rüyasını dinleyenlerden bir hikayeci,
- Neden daire çiziyorsunuz? diye sordu.
Kadın sanatçı,
- Neden var mı bunun, dedi, rüya bu; rüyanın nedeni, niçini olur mu? Rüya işte...
Bir aktör söze karıştı:
- Rüyanın mantığı olmaz!
Bunun üzerine rüyada mantık olur mu, olmaz mı, diye aramızda bir tartışma başladı. Sonunda, rüyada mantık aranmayacağı yargısına varıldı.
Kadın sanatçı rüyasını anlatmaya devam etti:
- Herkes kendine bir daire çizdikten sonra o adam, "Şimdi herkes, kendi dairesinin içinde duracak. Hiçkimse, kendisine çizdiği dairenin dışına çıkmayacak!"diye bağırdı. Hepimiz dairelerimizin içinde kalakaldık. Öylece, olduğumuz yerde bekleşiyoruz.
Şair,
- Daireden dışarı çıkamıyor musunuz? dedi.
Kadın sanatçı,
- Çıkamıyoruz... dedi.
- Neden?
- E, yasak!.. Nasıl çıkalım, dairenin dışına çıkmak yasak.. Yasak var, anlamıyor musun?
Hikayeci,
- Neden? diye sordu.
- Rüya bu canım... Rüyanın nedeni olur mu? Sonra... Biz, dairelerimizin içinde duruyoruz.
Hikayeci,
- İyi ama, sizin daireniz yok ki... dedi.
Kadın sanatçı,
- Parmağımla havaya çizdim ya, dedi, boşluğa çizdiğim daire var.
- Havaya... Çizgi görünmüyor ki... Sınırları belli değil.
- Olsun. Ben kararlamadan çizdiğim daireyi biliyorum. Hepimiz dairelerimizin içinde bekliyoruz. Canım sıkılmaya başladı.Ah, nasıl etsem de dışarıya çıksam diye düşünüp duruyorum...
- Peki neden çıkmıyorsunuz?
- Kimse çıkmıyor ki, ben çıkayım...
- Niçin?
- Aman... Rüya diyorum size, rüyada bu...
- Evet?
- Ah, bir şu dairenin dışına çıksam, diye can atıyorum. Birara, boşluğa parmağımla çizdiğim daireyi siler, dışarı çıkarım, diye düşündüm. Elimi uzattım. Elimin ayası ile boşluktaki çizgiyi silecekken o adam yine bağırdı: "Hiç kimse çizgisini silmeyecek!"Kaldım mı çizginin içinde... Ne olacak şimdi?
Aktör,
- Siz o daireyi baştan çizmeyecektiniz, dedi.
Kadın sanatçı,
- Doğru, dedi, baştan çizmeyecektim. Ama bikez çizmiş bulundum, kendi çizdiğim dairenin içinde kapalı kaldım. Çevremdekilere bakıyorum; onlar da benim gibi, dışarı çıkmak için kıvranıp duruyorlar. Sağımdaki dairede bir kötürüm var. "Ben" dedi, "yirmi yıldan beri kötürümüm. Yirmi yıldır oturduğum yerden kımıldamadım. Ama şimdi içimde dayanılmaz bir dışarı çıkma isteği duyuyorum." Kötürüme, "Ama sizin bacaklarınız tutmuyor, nasıl yürürsünüz?" diye sordum, "Yürürüm, koşarım bile... Kendi çizdiğim dairenin içine kapandığımdanberi bana öyle geliyor. Daireden dışarı çıkmak yasak olmasaydı şimdi koşardım sanıyorum."
Solumdaki dairede duran adam, "Ah, şu daireleri silmemize bir izin çıksa da kurtulsak..." dedi.
Arkamda bir kadın yerde yatıyordu. Dikkatle baktım; kadın cansız. Cansız ama konuşuyor. Rüya değil mi, ölü bile konuşuyor. "Ah, şu çizgiler bir silinse de biraz gezsem, dolaşsam" diyor. "Siz ölüsünüz, nasıl gezersiniz?" diye sordum. "Öldüğümdenberi hiç gezmek isteği duymamıştım" dedi. "ama bu daireyi çizip de dışına çıkmak yasak edildiğindenberi, içimde gezip dolaşmak isteği canlandı. Dairemde kapalı kalmasaydım, siz canlılar gibi, yürüyebile- cekmişim sanıyorum."
Önümde bir delikanlı vardı. Zavallı inmeliydi. O da, "Ah birisi çıksa da, şu çizgiyi silse, beni bu daireden kurtarsa..." diyordu. "Siz inmelisiniz. Parmağınızı oynatamazsınız ki kendinize daire çizebilesiniz. Sizin daireniz yok," dedim.
İnmeli delikanlı, "Evet, elimle çizmedim ama, kafamdan havaya bir daire çizdim. Şimdi tasarladığım o dairenin içinde kaldım. Dışarı çıkamıyorum," dedi.
Hepimiz kendimize çizdiğimiz ya da tasarladığımız dairelerin içinde kalmıştık, dairelerimizden dışarı çıkamıyorduk. Böyle bekleşip dururken yer yer, "Birisi gelse de, şu çizgileri silse," diye mırıltılar başladı. Bu tek tük sesler gittikçe yayılmaya başladı: "Biri çıksa da bizi kurtarsa, bizi kurtarsa...", "Biri kurtarsa bizi...", "Bir kurtarıcı yok mu?", "Çizgimizi silecek birisi çıksa..."
Herkes böyle söylüyordu. Ben de onlar gibi söylenmeye başladım. Biz böyle söylenirken yavaş yavaş karanlık bastı, gece oldu. Deli olacağım, bitürlü dışarı çıkamıyorum. Ter boşanıyor heryerimden. Hiçkimse kendi dairesinin dışına çıkamıyor.
Derken bir ses duyduk: "Birisi çıksa, ben de çıkarım... Birisi çıksa dairesinden, ben de çıkarım..."
Ben de, "Doğru, birisi çıksa, ben de çıkarım," dedim. Herkes böyle söylenmeye başladı: "O birisi her kimse, çıksa, ben de çıkarım."
Sonra bağrışmalar duyuldu: "Birisi yok mu, birisi?.." "Hani, birisi nerede?, "O birisi her kimse çıksın...", "Birisi kim?"
Bitürlü o "birisi" her kim ise, "Ben birisiyim!" diyemedi.
İyice gece oldu. Karanlık bastırdı. Hepimiz kendi çizdiğimiz, tasarladığımız dairelerde kapalıyız.
O sırada, bir kedi dolaşmaya başladı. Karanlığın içinde kedinin iki gözü, iki alev damlası gibi parlıyor. Kedi boyuna geçiyor. Aşağı yukarı gidip geliyor. Kimsenin ona karıştığı yok. Dairelerin dışında, aralarında geziniyor. Kediye baktım, basbayağı kedi işte... Canı nereyi isterse, oraya gidiyordu. Aradabir durup yalanıyor, sonra yine dolaşıyordu. Bir derin özlem duydum, içimden, "Ah, ben de bir kedi olsaydım... Kediler ne mutlu yaratıklar..." dedim.
Öbürleri de kedinin bu özgürlüğüne, bağımsızlığına imrenip, "Ah, kedi olsaydık, kedi olsaydık..." demeye başladılar. Bize inat yapar gibi, boş, bomboş gecenin içinde kedi, gezinip durdu. O sıkıntıyla uyandım. Ter içinde kalmıştım.
Rüyasını anlattıktan sonra, kadın sanatçı,
- Şimdi bu rüyayı yorumlayacak var mı? diye sordu.
Oradakilerden hçbiri bu rüyayı yorumlamaya yanaşmadı. Yalnız bir yazar,
- İnsanlar, insanca davranışı beceremezlerse, kedilerin mutluluğuna bile özenirler, diye bilgiçlik tasladı.
Sonra da kadın sanatçıya,
- Ben bu sizin rüyanızı yazacağım, diye ekledi.
Kadın sanatçı,
- Niçin yazacaksınız? diye sordu.
Hikayeci şöyle dedi:
- Belki sizin rüyanızı okuyanlardan birisi, dairesinin dışına kendini atar da, "Birisi" dışarı çıkınca, öbürleri de belki kendilerine çizdikleri dairelerinden çıkarlar...